Bulaşıcı

Türk malı. Sıfat

1- Bir varlıktan bir başka varlığa sirayet edip onda (da) yaşamaya başlayan, bulaşan, sâri. Örnek: "Kendimi gelecekteki bulaşık makinelerini düşlemekten alıkoyamıyorum Cemil Abi!1984 romanı gibi imanıma!"

2- Doğabilim. Bitkiler ve hayvanlar için, tür-içi ya da türler-arasında taşınabilen hastalıklar için kullanılan terim. Örnek: "Bir danaya deli demek için öncesinde akıllı olduğunu kabul etmemiz gerekir."


"Bulaşıcı" kelimesinin akıllara getirdiği ilk imge, hastalıktır. Muhtemelen büyük büyük atalarımız, bu kelime icat edilmeden önce, bayıra karşı açık kıçlarını kaşırken ve sonra da gripten takır takır ölürken bulaşıcı olanın taşıdığı lanetin farkındalardı. O devirler kötü ruhların orrrosspu çocukluğu olarak görülen bulaşıcı hastalıklar, menüye eklenen cüzzam, kara veba vb. salgınlarla tanrının gazabı, AIDS gibi modern belalarla da riskli atraksiyonlar başlıkları altında değerlendirildi. İnsan merkezli bulaşıcılara ek olarak, "kuştur, domuzdur" derken yerkürenin tamamını fail yapan bir paranoya alanına giriverdik.

Oysa panik kültürünü besleyen bu bulaşıcılığın bir yönü, şu uzun ve acı insanlık tarihi boyunca hastalık olarak algılanmadı, aksine teşvik edildi: İnsanlığın ta kendisi!

İnsanlar kendi varlıklarının bulaşıcı olduğunu anladıklarında, bunu aynı anda doğaya ve kendi türlerine karşı kullandılar. Doğaya bulaşma, avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle beraber aşikar biçimde kabul edilen bir salgın sürecidir. Bu arsız çiftçiler, "Evet aga, kendi soyumuzu devam ettirip, bir artı değer üretmek için hem toprağı hem de bazı hayvanları ehlileştireceğiz, onları kendi ihtiyaçlarımıza göre yontacağız!" dedikleri için doğayla görece barış içinde yaşayan avcılara göre, insanlığı bu gezegene daha fazla bulaştırmayı başarmışlardır. Onlardan daha götleği ise sanayi toplumudur ki; bu aşama, "Sadece bulaşıp yapışmakla kalmam, anasını da bellerim!" dönemi olarak da adlandırılabilir.

İnsan denilen şu çarkı çökük yaratığın kendi kendine bulaşması da (bulaşmanın cinsine, boyutuna ve etkisine göre) sosyalleşme süreciyle gerçekleşir. Fikirlerimiz, değerlerimiz ve kimi zaman duygularımız, insanlığın ortak birikiminin içimize düşmesiyle inşa edilmeye başlar; zaman içinde yaşanılanlarla beraber evrilmeyi sürdürür. "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu ispitleyeyim" ve "Vay anasına bak kızını al" deyişlerinin altında yatan da bulaşıcılığa dair bu bilgidir.

Doğruya doğru, pek muhterem insan evladı okuyucu, insanlığı bize en çok bulaştıran kurum "aile"dir. Bundan dolayıdır ki; isteseniz de istemeseniz de, sadece genetik olarak değil toplumsal olarak da ana babalarınızın ürünlerisiniz. Ebeveynlerinizden daha eğitimli, daha zeki, daha bilgili, daha zengin olmanız sadece fikir ve görgü alanında bir değişikliğe yol açar (Anouar Brahem Etkisi). Ancak "boktur kokar, soydur çeker; cinsine tükürdüğümünün cinsine çeker" durumunu yaratan özellikler, doğumunuzdan birey olduğunuzu hissettiğiniz ana kadar içinize işlenmiştir; o saatten sonra ne yapsanız değiştiremezsiniz! Buna dair bir farkındalık bile, bütün hücrelerinize bu miras yoluyla bulaşmış korkulardan, kuruntulardan, endişelerden, ve hatta deliliklerden kurtulmanızı sağlamayabilir. Öyle ki yaş kemale yaklaştıkça, gençken ana babanızda en kızdığınız özellikleri kendinizde görmeye başlayabilir; vampire dönüşen bir kurt adamın şaşkınlığıyla, "Ohanda lan, anam/babam oluyorum resmen!" diyebilirsiniz. (Adamın adının okunuşu aslında Enver İbrahim'dir!)

Benzer bulaşmalar yalnızca "kuşaklar arası" değil, "kuşak içi" ilişkilerde de bereketli bir şekilde görülür. Kitlesel histerinin en ilmikli örneklerinden birisi olan linçten, FM radyolardan sızan uyduruk pop şarkılarındaki ağlak aşk temasına kadar kendi benliğimize atfettiğimiz pek çok duygu, aslında (kimi zaman bilinçli olarak üretilip, manipülasyon amacıyla ortalığa salınan) yüksek bulaşıcılığa sahip fabrika üretimi parçalardır.

Bu farsta her neslin görevi, bitmek bilmeyen bir bayrak yarışının koşucuları olarak, bir önceki nesilden aldıkları korkuları bir sonraki nesle bulaştırmaktır. Hintergedanke, atalarımızın bize bulaştırdığı bir virüsün küçük uyarlamalarla zihinlerimizin ardında işlemesidir. Bu da, karamsar bir kehanet gibi, bize tabula rasa'nın olanaksızlığını anlatır ki; "hiçlik"e giden yol, bundan dolayı, kapalı devre bir benlik kurgusunu yıkmaktan ötededir. Hiçlik, özelde ana babanın endişelerini, genelde insanlık tarihinden çıkan dersleri alaşağı etmeyi gerektirir; bu yolun müdavimlerinin az olması ise gizliden gizliye olsa da zayıflıklarımızı sevmeyi öğrenmemizdendir (KYH Ailesi, bu iki duruma karşı eşit mesafede durmakla beraber, bunların arasında gidip gelmenin eninde sonunda nevroza yol açacağını belirtmekten kaçınmaz!)

"Hakiki özgürlüğü" elde etmek için önce ana babanızın mirasını, sonra da insanlığı ve onun size dayattığı her türlü duyguyu(aşk, şefkat, acıma, nefret vb.) öldürebilecek misiniz?

Götünüz yiyorsa, buradan buyurun!

Siz kendinizle muhasebeye tutuşmuşken; bu bulaşık yazıyı, konumuzun anlam ve önemine ithafen, Nirvana'nın Smells Like a Teen Spirit şarkısının sözleriyle bitirelim:

Emaneti doldur, kankanı da getir hacım,
Kaybetmekten eğlensem de, dinmez acım!
Avradın canı sıkkın ama kendinden emin
Tavrına dayanamadım, koydum küfrü demin.

Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!
Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!

Lambaya püf de, tehlike göbek adımdır.
Nah burdayız işte, eğleşmeye geldik!
Yeminle mallığım angutluğum bulaşıcıdır.
Nah burdayız işte, eğleşmeye geldik!

Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!
Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!

Sevdiceğimin anası kara, kendisi beyaz
Sivrisinek soktu, libidom kaşındı biraz!

Hey yavrum, hey!

Bi' bok olma mevzunda habire sıçıyorum
Mübarek sapın kazması hep ben oluyorum
Ezelden ebede dostun az, ama öz olsun;
Mezara kadar sikinin başında dursun!

Sevdiceğimin anası kara, kendisi beyaz
Sivrisinek soktu, libidom kaşındı biraz!

Hey yavrum, hey!

Ne yediğimi bile unutuyorum moruk
Güldüğüme bakma, sinirim bozuk.
Zor bulunuyor bu devirde hidayet,
Eh, her ne boksa artık, siktir et!

Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!
Hüop, hüop, hüop, Taksim'den aşağı Kasımpaşa!

Bi' denyo Danyalsın lan sen, bi' denyo Danyal...
Denyo, denyo, denyo, denyo Danyalsın!

4 yorum:

acacia dedi ki...

ya antikor üretebiliyorsak ?

hiç dedi ki...

antikor üretmek suretiyle bulaşmayı engelleyebiliyorsanız, "o sizin evrimsel yalnızlığınızdır" derim!

acacia dedi ki...

oysa ki ben devrimsel bir buluş yaptığımı düşünmüştüm :)

hiç dedi ki...

"The first use of the term 'antibody' occurred in a text by Paul Ehrlich. The term antikörper (the German word for antibody) appears in the conclusion of his article 'Experimental Studies on Immunity', published in October 1891, which states that "if two substances give rise to two different antikörper, then they themselves must be different"

görünen o ki, biraz geç kalmışsınız hanfendi :)